Albert Camus, La Peste, 1947:


Rieux kalktı, yüzü şimdi karanlıktaydı.
(…)
Tarrou, “İşte” dedi. “Madem Tanrıya inanmıyorsunuz, ya siz neden bunca fedakarlığa katlanıyorsunuz? Kanıtınız belki benim de cevap vermeme yardımcı olacaktır.”
Doktor karanlıktan çıkmaksızın, ona, bu soruyu zaten yanıtlamış olduğunu, eğer herşeye kadir bir Tanrıya inanmış olsaydı, insanları tedaviden vazgeçeceğini, bu işi Tanrıya bırakacağını söyledi. Ama dünyada hiç kimsenin, hatta inandığını sanan Paneloux’nun bile, bu tür bir Tanrıya inanmadığını, ve hiç olmazsa bu bakımdan gerçeğin yolunda bulunduğunu sandığını, yaradılışla olduğu gibi mücadele ettiğini anlattı.
Tarrou, “Ya!” dedi. “Demek mesleğiniz hakkındaki düşünceniz bu, öyle mi?”
Doktor tekrar aydınlığa çıkarak, “Aşağı yukarı” karşılığını verdi.
Tarrou hafifçe ıslık çaldı ve doktor ona baktı.
“Evet” dedi. “Kendi kendinize ne kadar gururlu olduğumu söylüyorsunuz. Ama inanın bana, ancak yeterince gurur var bende. Beni nelerin beklediğini ve tüm bunlardan sonra neler geleceğini hiç bilmiyorum. Şimdilik hastalar var ve onlara tedavi gerek. Sonra düşüneceklerdir, ben de. Ama şimdilik yapılması gereken en ivedi iş, onları iyileştirmektir. Ben de onları elimden geldiğinde savunuyorum, işte hepsi bu.”
“Kime karşı?”
(…)
“Bilmiyorum. Tarrou sizi temin ederim, hiç bilmiyorum. Bu mesleğe girdiğim zaman onu bir bakıma soyut bir biçimde yürüttüm, çünkü ihtiyacım vardı, çünkü bu da ötekiler gibi bir işti ve gençlerin girmek istedikleri işlerden biri. Çünkü belki de bu, benim gibi işçi çocuğu için özellikle güç bir meslekti. Sonra ölümü görmek gerekti. Bilir misiniz, ölmeyi reddeden insanlar vardır? Bir kadının tam öleceği anda, ‘Asla!’ diye haykırdığını duydunuz mu hiç? Ben duydum. Ve o zaman anladım ki, tiksindiğim dünyanın düzenidir. O zamandan beri daha alçakgönüllü oldum. Ne var ki hala ölümü görmeye alışamadım. Daha fazla bildiğim hiçbir şey yok. Ama ne de olsa…”
Rieux sustu ve tekrar oturdu. Ağzının kuruduğunu hissediyordu.
Tarrou yavaşça, “Ne de olsa?..” dedi.
Doktor sözüne devam etti. “Ne de olsa…” Sonra yine duraksadı, Tarrou’ya dikkatle baktı. “Bu sizin gibi bir insanın anlayabileceği bir şey, değil mi? Ama madem dünyanın düzenine hakim olan ölümdür, o halde belki Tanrı için, kendisine inanılmaması ve onun sustuğu gökyüzüne gözlerimizi hiç kaldırmaksızın tüm gücümüzle ölüme karşı mücadele etmek daha iyi olur.”
(…)